Hürriyet gazetesinden Onur Baştürk’ün Feryal Gülman ile röportajı. Öyle bir boşanma davası ki, hem kavga gürültüsü, entrikası had safhada hem de ortada konuşulan para! Feryal Gülman: Bunca Sene Kemal’e Vitrin Oldum…

 
Feryal-Kemal Gülman çiftinden bahsediyorum. Cemiyet sayfalarının yıllarca gözbebeği olmuş ünlü çiftten. İki yıldır aralarındaki dava sürüyor. Meğer iş Yargıtay’a kadar gitmiş. Feryal Gülman “Bu bir onur savaşı” diyor, avukatlarıyla sürekli toplantı halinde. Ve bu röportajda, eşini aldatırken nasıl yakaladığından tutun da hakkında oluşan “Adamın parasının peşinde” algısına dair ilk kez açık açık konuşuyor. İşte 21
yıllık bir evlilik, pahalı bir boşanma davasının anatomisi ve Feryal Gülman adının ötesindeki Feryal’in hikayesi… Bugüne hepsi sığmadı, yarın da devam edeceğiz.

 
* Yıllardır cemiyet dergilerinin sayfalarında gördüğümüz, şık giyinen, herkesin bildiği/tanıdığı Feryal Gülman’ın ötesindeki Feryal kimdir? Hikayenizin en başına dönebilir miyiz?

 

 

 

– Ankara’da doğdum. Çocukluğum Ankara’da geçti. Babam bürokrattı. Bu yüzden evimize siyasetten, bürokrasiden çok değerli insanlar gelirdi. O sohbetlerle büyüdüm. Ankara’da dünyaya başka bir gözle bakmayı öğredim. Yedi yaşında İstanbul’a taşındık. Babam Maliye Bakanlığı’ndan emekli olmuş ve Bedri Baykam’ın babasının sahibi olduğu holdingin başına geçmek üzere İstanbul’a gelmişti. Ama
İstanbul’a geldikten bir yıl sonra maalesef babam vefat etti. Benden 12 yaş büyük abim, ben ve annem İstanbul’da kaldık. Ankara’ya geri dönmedik. Annem kendini hemen toparlayamadı. Çünkü babamla aralarında gerçek bir aşk evliliği vardı. Ve çok ilginçtir, annem babamın öldüğü gün öldü. Eminim ki annem o gün gitmek istedi.

 

 
* Anneniz sizi nasıl yetiştirdi?

 
– İnanılmaz sorumluluk sahibiydi. Eğitim odaklıydı. Mesela kaşlarım çok kalındı, annem liseyi bitirene kadar aldırtmadı. Böyle estetik şeylerle ilgili değildi. Sosyal demokrattı. Okuduğum kitapları hep o seçerdi. Klasikleri okurdum. Arkadaşlarım ise Barbara Cartland okurdu. Benim o tür kitapları okumam yasaktı. Ben de Cartland’ı klasiklerin arasına koyup okurdum. Hep annemin yolundan gittim. Bazı konularda
çok katıydı. Onu da anlıyorum, babasız kız çocuğu yetiştirmek kolay değil.

 
* Mimarlık okumanızı da anneniz mi istedi?

 

 

– Yok, hayır. T cetveliyle gezen genç kızlar çok hoşuma giderdi. Çok estetik bulurdum. Sırf bu yüzden mimar oldum! Ama mimarlık beni tatmin etmedi. Çünkü masa başı bana göre değil. O yüzden staj için girdiğim Alarko’da hemen iş hayatına atıldım. İki sene orada çalıştım. 23 yaşımdayken Amerika’dan Leyla Alaton geldi ve inşaat pazarlaması grubu kuruldu Alarko’da. O grupta çalışmaya başladım. O dönem
aynı zamanda rahmetli Özal’ın prenslerinin yurtdışından Ankara’ya geldiği bir dönemdi. Bir şekilde onların gözüne battım ve bana TOKİ’de dış ilişkiler daire başkanlığı teklifi geldi. Birden şoka girdim. Ankara ve geri dönüş! Bu esnada Alarko’daki işim sırasında Kemal’le de tanışmıştım. Hatta bana kendi şirketinde iş teklif etmişti ama reddetmiştim.

 
* Peki Ankara’ya gitme kararını nasıl aldınız?

 
– Üzeyir (Garih) ve İshak (Alaton) Bey’e danıştım, “Ne düşünüyorsunuz?” dedim. Bir yandan ailem var, bir yandan Kemal var.

 

 

* İlişki başlamış mıydı?

 
– Evet başlamıştı ama arkadaşlıktı, güzel bir beraberlikti. Evlilik teklifi almamıştım. İshak ve Üzeyir Bey, “Biz seni çok seviyoruz, git ama döndüğün gün masan burada hazır seni bekliyor, devlette çalışmak çok iyidir” dediler.

 
* Ve gittiniz…

 
– Evet, gittim. 1,5 yıl Ankara’da kaldım ve çok çalıştım. Derken Kemal bir hafta sonu Ankara’ya geldi ve bana evlenme teklif etti. Teklifi kabul edip İstanbul’a geri döndüm.

 
* Evlenince kariyere devam etmediniz mi?

 
– Kemal’in inşaat şirketi vardı. Başka yerde olmazdı. Bu yüzden eşimle çalışmaya başladım.

 
* Annenizle babanızın evliliğini aşk evliliği olarak tanımladınız. Peki sizinki öyle miydi?

 
– Ben çok âşık oldum. Çok âşık olarak evlendim.

 
* Aradaki yaş farkı hiç sorun olmadı mı?

 
– Yaş farkını ne evliliğim sırasında ne de ayrıldığım gün hissettim. Çünkü eşim çok enerjik, hayat dolu, hep genç ruhluydu. Kendini genç tutmaya çalışırdı. Bunun için çaba sarf ederdi. Aldığı ilaçlarla, yaşama bakış açısıyla. 100 yaşına kadar yaşayacağım diye bakardı hayata.

 
* Onun hakkında kötü konuşmuyorsunuz…

 

GÖRMEM GEREKEN HİÇBİR ŞEYİ GÖRMEDİM
* Genelde kadınlar öfkeli olur böyle durumlarda…

 
– Ben çok acı çektim, çok gözyaşı döktüm. Hiç hak etmediğim şeyler yaşadım. Ama hataları kendimde arayan biriyim. Galiba çok fazla verici davrandım. İnsan hak eden insana hak ettiği şeyleri vermeli. Kendime bu soruyu sormadım ve hep verdim. Görmem gereken hiçbir şeyi görmedim.

 
* Mesela?

 
– Geçmişi. Geçmişte yaşadıkları… Bunları biliyordum. Çocuklarından biliyordum. Ama ben gözümü kapadım. Hani bir trene binersiniz, o trenin ucunda bir duvar vardır ve trenin duvara çarpacağını aslında bilirsiniz. O tren gitmeye devam eder ve siz de içinde yol almaya… Durumum buydu.

 
* Bırakmıştınız kendinizi yani…
– Hiçbir zaman kötü konuşmadım zaten.

 

 

– Evet, öyle gitti.
* Şimdi pişmanlık var mı?

 
– Pişmanlık sadece şunda var: Daha akıllı olabilirdim! Kendimi bu kadar iyi niyetle teslim etmeyebilirdim. İnsanlar benim akıllı davrandığımı filan sanıyor ama öyle dışarıdan göründüğü değil! Ben aşırı iyi niyetli davrandım. Belki son yaşadığım olaylar, ileride olabilecek daha kötü şeyleri engelledi. Bir yerde beni durdurdu. Yoksa böyle gidiyordum ben.

 
ORTALIKTA ‘KAZANDIM’ DİYE KONUŞUYOR
* Peki boşanma davasında son durum nedir?

 
– Aşağı yukarı iki yıldır hukuk mücadelesi veriyorum. Ülkemizde hukuk mücadelesi kolay şartlarda yapılmıyor. Bütün bunları göze alamayan ve dava açamayan o kadar çok kadın var ki etrafımda! Eğer bunları göze alıp bu savaşa girebiliyorsanız, hele karşınızda güçlü, nüfuzlu bir erkek varsa, inanın ki son raddeye gelmiştir olay. Henüz boşanmamız gerçekleşmedi. Davamız Yargıtay’a gitti. Kazanılmış hiçbir dava söz
konusu değil. Sadece birbirimize karşılıklı açtığımız tazminat davaları reddedildi. Onun kazandığı hiçbir dava yok. Ortalıkta “Ben davayı kazandım” diye konuşuyor! Çirkin, basını yanıltan açıklamalar yapıyor. Mahkeme eşimin zinasını öngörüyor, benim ise onu affettiğimi düşünüyor.

 
* 2013’te yaptığınız Monaco seyahatinden dolayı değil mi?

 
– O seyahate giderken aldatıldığımdan şüpheleniyordum ama biz oraya tatil amacıyla gitmedik. Prensliğin bizi davet ettiği resmi bir seyahatti. Aynı zamanda Mihriban Aliyeva’nın davetlisi olduğumuz bir geceye de katıldık.

 

EVİMDE DÜĞÜN VARKEN DAVA AÇMAM OLMAZDI
* Monaco seyahatinde eşinize bir şey söylemediniz mi?

 
– Yok, bir şey bildiğimi söylemem söz konusu bile değildi. Boşanma davasını açtığım gün eşim haberdar oldu bildiğimden. Öyle bir şey bizde söz konusu olamazdı. İnsanları bu yüzden anlamıyorum.
Düşünün, eşinizin sizi aldattığını fark ediyorsunuz, araştırmaya başlıyorsunuz, mesajları yakalıyorsunuz, telefon görüşmelerini duyuyorsunuz. Sonra takip ediyorsunuz. Bunu her kadın ya da erkek yapar. Bütün bunları yapıyorsunuz ama boşanma öyle iki günde verilecek karar mı? Eşimin o kızla otele girdiğini gördüğüm gün, 15 Haziran. Bizim Monaco’ya gittiğimiz tarih 4 Temmuz. Arada 15 gün gibi bir süre var. O kadarlık bir sürede boşanmaya hemen nasıl karar verebilirim? 17 yaşında bir evladınız varken, bunca yıllık evlilik varken… Belki seneler sürecek bir hukuk mücadelesine başlamak kolay mı?

 
* Her şeyi gözünüzle gördünüz yani…

 
– Evet, gözümle görmeden davayı açmadım. Şüphelerim nedeniyle Monaco seyahatim bir kabustu. İstanbul’a döndük, o bahsi geçen hanımla tekrar buluştu. Havalimanından eve geldik, gece saat 12’de içerideki odadan konuşmasını duydum. Bir gün sonra ise o hanımla buluşmasını gördüm.Benim affetmiş olmam mümkün değil. Ayrıca ortada benim evimde yapılacak bir düğün vardı. 21 Temmuz’da
oğlumun Ece Özbek’le olan düğünü. Benim, Feryal Gülman olarak, evimde bir düğün yapılacakken, kalkıp boşanma davası açmam bir kere bana yakışmazdı. Her şeyin bir adabı var. Ben öyle öğrendim.

 
BUNCA SENE KEMAL’E VİTRİN OLDUM

* Kemal Bey, sizi küçümseyen açıklamalar da yaptı, “İngilizce’yi ona ben öğrettim, aldım bir yerlere getirdim” gibi…

 
– Ne diyeyim ki? Bu insana onca sene vitrin oldum. Ailesini çok iyi tanıyorum; yapılarını, tarzlarını, eğitimlerini biliyorum. Yaptığı konuşma beni bir nebze şaşırtmadı! Ona o kadar yakışan bir konuşmaydı ki…
Sadece şunu düşündüm, ben olmayınca işte o bu! Çünkü cemiyet hayatında bizimle iç içe olan insanların hepsi, onun ne kadar çok şeyini kapattığımı biliyordu. Bu tarz konuşmaları o kadar çok insan için yapardı ki… Ama ben bunları hep kapattım. Kendisi Balat doğumludur, oradan çıkmadır. Balat’tan çıkıp onun pozisyonuna gelmek az bir şey değil. İnsanların çıktığı noktadan gelebildikleri noktayı gurur verici
bulmaları gerektiğini düşünürüm. Ve nereden geldiklerini hiç unutmamalarını. Çünkü onu unuttukları gün kimliklerini unutuyorlar.
Ben nereden geldiğimi hiç unutmadım. Çünkü benim kimliğim o… Ama yaptığı açıklamalar içinde en çok “Beşiktaş’tan aldım” demesine şaşırdım. Ben hayatımda hiç Beşiktaş’ta yaşamadım. Beni aldattığı, beraber olduğu hanımefendi Beşiktaşlı. Böyle bir kafa karışıklığı yaşadı gibi geliyor bana.Bir de, “Onu eşim diye koluma taktım, soyadımı verdim” lafları bana çok garip geldi.

 
Kadın evlendiği zaman zaten kocasının soyadını alır. Bu nasıl bir ayrıcalık olsun ki?
Onun soyadını almakla aslında ben ona jest yaptım! Kendi soyadımı da alabilirdim. Ama o zaman öyle bir kanun yoktu. Onun soyadının ne gibi bir özelliği olduğunu pek çıkaramadım. Kendisiyle konuşma şansım olsa, bunu soracağım. Kişisel olarak da şunu söyleyeyim: Oğlumla aynı soyadını taşımaya devam edeceğim. Boşandıktan sonra da… Çünkü, bu soyadını kendime daha çok yakıştırıyorum. Oğlumla ayrı soyadlarda yaşamak da istemiyorum. Keza bu soyadına yakışmayacak hiçbir şey yapmadığım gibi, bu soyadına çok emek verip yükselttiğimi, aldığım yerden çok farklı bir yere getirdiğimi düşünüyorum!

 
* Ya tekrar evlenirseniz?

 
– Hiç öyle niyetlerim yok.

 

Hürriyet